EVLAT EDİNME HİKAYESİ, YAZI DİZİSİ – BÖLÜM IV

1

Yuva Ziyareti – 1

Allah’ım bu nasıl bir heyecan. Gecenin bir yarısı olmuş, gözümde gıdım uyku yok. Evde amaçsızca dolanıp duruyorum. Ve aklımda hep aynı şey, belki kızımla tanışıcam…

Gece nin bir saati olmuş, odanın birinde yerde, odanın tam ortasında oturuyorum. Odayı kafamda yerleştiriyorum. Dolabı şuraya, yatağı buraya, şifonyeri, komodini… Duvarları boyasam mı, duvar kağıdı mı yapsam? Perde, evet perde önemli, odaya renk gelecek… Acaba kızımla beraber mi seçsek, onu beklesem mi? Kalkıyorum evde bir tur daha atıyor ve odayı baştan yerleştiriyorum. Çalışma masasını sonra mı alsak, daha vakti var diye düşünüyorum. Sonra bir tur daha…

Bilgisayarı açıyorum, çocuk odalarına, genç odalarına, nevresimlere, halılara, perdelere, oyuncaklara, kıyafetlere bakıyorum. Kapıyorum evde son bir tur daha.

Gün ışıyor. Kuşlar cıvıl cıvıl, onlar da ben kadar neşeli bu sabah. Köpekleri alıyorum, sabahın ilk saatlerinde yürüyüşe çıkıyorum. Gün benim günüm diyorum, bugün çok güzel bir gün. Ağaçlara, gökyüzüne hep umutla bakıyorum. Kızım da bakacak bu ağaca diyorum,  parkın yanından geçerken işte bu salıncakta salanacak, bu kaydıraktan kayacak… Sıcacık ekmek alıcaz buradan sabahları diyorum, girip ekmek alıyorum kızım için. Sanki minnacık ayaklarıyla yanımda atıyor adımlarını, o kadar yakınım ona…

Eve dönünce bir panik başlıyor; ne giyeceğim…. Bu öyle kadınların bildiğiniz ne giyeceğim paniklerinden değil ama. Sonuçta gideceğim yerde, uzmanlar olacak! Aman kime ne diyemiyorum bu duruma, kabul eden böyle etsin veya kimin ne düşündüğü umrumda değil olmuyor bu aşamada. Belki ne giydiğim önemli olacak onlar için. Açık olmamalı, fazla kapalı da olmamalı, sonra hava sıcak… Saçımı toplamalıyım. Dar oldu bu, bu dövmemi gösteriyor başka bir tişört… Yok bu eğilince açılabilir… Ve bu arada farkediyorum ki, aylardır evde olmam nedeniyle oldukça kilo almışım ki, pantolonlarıma giremiyorum. Binbir panik ne giysem; sonuçta resmen görücüye çıkıcam.

Eşorfman altı ve sade bir tişört içime siniyor birtek. Ne kısa, ne dar, ne açılıyor… Anti seksi olmak durumunda hissediyorum kendimi… Saçlar toplu, makyaj yok…

Çocuklar için aldığım kutu kutu gofret ve çikolatalar, yanımda eşimle çıkıyoruz evden. Yol bitmiyor sanki… Acele et, geç kalıcaz diye terslenip duruyorum. Bir de üstüne park yeri bulamıyoruz; uzağa park edip yürümek zorundayız. Benim surat beşbin karış. Geç kaldık eyvah…

Yuvanın kapısından girerken randevumuza daha bir saat vardı. Ama ben hala çok gergindim. Dokunsan bağıracak, dokunsan ağlacaktım.

Kapıdaki güvenlik, erken geldiğimiz için bizi içeri almak istemedi başta. “Peki, koruyucu ailelik ile ilgili bir birim varsa görüşebilir miyiz bu sırada?” dedim. Varmış, bize yolu tarif etti.

Koskocaman bir bahçeden, ince bir yoldan yürümeye başladık eşimle. Sol tarafımız, yüksek tellerle çevrili, sağ tarafımız yeşillik. Bir binanın yanından geçtik, camlarında resimler, süsler asılı, balkonunda minnacık masa sandalyeler var… Büyük bir alana geldik, etraf binalar; ortada bir basket sahası ve çocuk parkı. Biz ilerideki iki katlı binaya gireceğiz, bilgi almak için. Gözüm, camlarında süsler olan diğer binada…

Ayağımıza galoşları giyip girişteki danışmaya gittik; koruyucu ailelik ile ilgili bilgi almak istediğimizi söyledik. Bizi yönlendirdiler. Koridorlardan geçir “Evlat Edinme ve Koruyucu Aile Hizmetleri” yazan başka bir koridora girdik, sondaki kapıyı çaldık. Yetkili bey son derece sıcak bir gülümseyişle karşıladı bizi, buyur etti, masanın karşısındaki sandalyelere oturduk. Zaten o buyur etmese ben yığılırdım herhalde; bacaklarım öyle taşımıyordu beni.

Koruyucu ailelik ile ilgili bilgi almak istediğimizi söyledik. Beyaz bir kağıt çıkardı, köşesine tarih atıp isimlerimizi yazdı. Önce yaşlarımızı, nerede oturduğumuzu, evin kira mı kendimizin mi olduğunu, arabamızın olup olmadığını, kaç yıllık evli olduğumuzu, çocuğumuz olup olmadığını, gelir düzeyimizi sordu. Allah’ım konuşamıyorum, dilim tutuldu sanki. Soruların hepsine eşim cevap veriyor. Ben alınan notlara bakıyorum bir tek.

Koruyucu ailelikle ilgili bilgi vermeye başladı. Bu noktada dilim çözüldü benim. Okuduklarımı, görüştüklerimi, bildiklerimi anlattım. Karşısına hazırlıksız gitmediğimizi bilsin, kararımızı vermiş olduğumuzu anlasın istedim. Çünkü okuduğum şeylerde, görüştüğüm kişilerde edindiğim izlenim; ilk görüşmede herşeyi en negatifi ile ele aldıkları, sizi zorlayarak ne kadar isteklisiniz, neyle ne kadar baş edebilirsiniz, bunu tarttıkları.

Benim sözlerim bittiğinde “O zaman koruyucu aileliğin geçici olduğunu, birkaç ay sonra ailesine geri döndüklerini de biliyorsunuz.” dedi. Korkutamazsınız beni demek istedim. “Ama ailesine dönmeyen ve sonunda evlat edinilebilen çocuklar da var. Aranıp sorulmadığı için burada kalmalarındansa bir aile ortamında olmaları; bu yolla da sonunda evlat edinilmeye uygun olmaları halinde nüfusumuza geçirebilmemiz… Bu yol da mevcut diye biliyorum. Hem biz beklememiş oluruz bu süreçte, hem de kuzucuk burada kalmamış olur.”

“Bu çok istisnai bir durum. Biz ailesine dönme taraftarıyız çoğunlukla. Bahsettiğiniz olaylar gerçekleşmiyor değil, gerçekleşiyor ama biz size bunun garantisini veremeyiz. Ailesi geri istemeyecek diyemeyiz. İstediğinde de vermek durumundayız. İyi düşündünüz mü?”

Düşündük demek istedim, kabul ediyoruz demek istedim. Sustum.

Kızıma kavuştuktan sonra ya kaybedersem ne yaparım diye beynim alarm zilleri çalıyordu. Sakin olmaya çalıştım. Görevi gereği bize en kötü senoryoyu anlatmak durumundaydı sonuçta. Gerçek hayat böyle değil dedim kendime. Gülümsemeye çalıştım.

Uzman, çocuğumuz olmadığı için bizim koruyucu ailelikten ziyade evlat edinmeye daha uygun olduğumuzu söyledi. Hem yaşımız da daha gençti. Bekleyebilirdik.

“O kadar beklemek istemiyorum ben, ben biran önce kızım gelsin istiyorum” dedim.

Bu sefer de evlat edinme ile ilgili bilgiler vermeye başladı; ama o fikir hep süreç itibariyle çok uzun geldiği için bana, hiç bir anlattığını dinlemedim, dinleyemedim. Amacımdan sapmak istemedim. Ortalama 2-3 yılda kız çocuklarını başvuran ailelere verdiklerini duydum bir tek…

Yok, dedim, biz koruyucu aile olmak istiyoruz. Bir yandan eşime bakıyorum, eşim parmaklarıyla oynuyor. Hiç cevap yok, benimle göz göze bile gelmiyor.

Bu arada görevli müdür eğitim durumumuz, ailelerimiz ile ilgili sorular soruyor ve not almaya devam ediyor. Ama artık tek konuşan benim. Kız mı, erkek mi, yaş olarak nasıl bir aralık istediğimizi sordu. Kız dedim, 6 yaşa kadar her yaş olur, hatta biraz daha esneyebilir de yaş aralığımız dedim. “Okuduğum kadarıyla herkes bebek istiyor, sanırım büyürken kendi çocukları gibi büyütmek için. Benim için çok önemli değil yaşı. Hatta 2-3 yaşlarında, birşeylerin bilincinde olan bir kız olur.” Dedim. Evlat edinen ailelere de imzalattıkları sözleşmede, çocuğun mutlaka ilerleyen yaşlarda gerçeği öğrenmesi gerektiğini belirten bir madde olduğunu, gerçeğin saklanmasını tasvip etmediklerini söyledi.

Ardından bir sessizlik oldu. Uzman, isterseniz başvurunuzu hemen alalım, isterseniz koruyucu ailelik veya evlat edinme konusunu bir daha düşünün dedi.

Eşim neredeyse kaçar gibi aramızda tekrar konuşup gelmenin daha doğru olacağını söyleyerek kalktı ve odadan çıktık.

Gözlerim dolmuştu. Konuşamıyor, yutkunamıyor, nefes alamıyordum.

Kapıdan çıkıp, bir banka oturduk.

“Ailesi çıkar ve geri isterse ne yapacaksın?” diye sordu.

“Vermem. Verirsem yaşayamam. Ama öyle birşey olmayacak.” dedim.

“Evlat edinme…”

Lafını tamamlatmadım, ben hemen anne olmak istiyordum. Birkaç ay içinde kızım gelsin istiyordum. Odasını hazırlayacaktım. Oyuncak alacaktım. O kadar bekleyemezdim…

 

salıncak

 

Karşıdaki yuvanın kapısından girdiğimizde az önceki konuşmaların hepsi silinip gitmişti. Önce bir odaya girip, ziyaret için randevumuz olduğunu söyledik. Güler yüzlü bir bayan bize çay ikram etti ve yuva ile ilgili bilgi verdi. Kaç yaş grubunda kaç çocuk var, yaş dağılımları vs. Ancak hijyen nedeni ile bebeklerin yanına ziyaretçi sokmadıklarını, sadece 3-5 yaş gurubundaki çocukların kaldığı alana girebileceğimizi söyledi.

Ziyaretçilerin gelmesi çocukların düzenini bozuyor ve bazen boşa ümitlenmelerine neden oluyormuş. O nedenle mümkün olduğu kadar az ziyaretçi kabul etmeye çalışıyorlarmış. Ve gelen ziyaretçilerden hep birşeyler almaya alışmasınlar diye, getirdiklerimizi başka bir ilgiliye teslim etmemiz gerekiyormuş.

Duvarlarında etkinlik resimleri olan bir koridordan geçtik. Koridordaki odaların birinde iki bayan ve bir oğlan çocuğu oyun oynuyorlardı. Sanırım bir koruyucu aile adayı ve alışma sürecindeler diye düşündüm; çocuğun yüzündeki gülümseyiş, yakında bir aile olacaklarını hissettirmişti bana. İçim yeniden ısınmıştı.

Getirdiğimiz aburcuburları bağış makbuzu ile teslim ettikten sonra, başka bir görevli bayan yanımıza geldi ve artık çocukların yanına gidebileceğimizi söyledi.

golge

 

İleride başka bir koridora geçtik. Sağdaki ilk kapıyı tıklattı ve açtı.

İçeride 8-9 çocuk ve bir öğretmen vardı. Oyun odası… iki tane üçlü koltuk, iki küçük oyun masası ve bir yığın oyuncak, duvarda süsler… Ve 8-9 tane çocuk. Biri geliyor bacağınıza sarılıyor, diğeri resmen size tırmanıyor, öbürü kolunuzdan çekiyor. Bir diğeri oyuncağını size veriyor. Yere çömeldim. Kucağım çocuklarla doldu bir anda.

Az önce sizi çekiştiren çocuklar siz eğilip sarılmak istediğinizde ne yapacaklarını bilmiyorlar. Yüzünüze bakıyorlar sadece, sarılmayı bilmiyorlar. Bir yabancıyla ne yapılır, çok bir fikirleri yok. Sadece çekiştiriyorlar sizi, ilgi istiyorlar.

Hani şu televizyonlarda yayınlanan görüntüler var ya; çocuklar aslında çok daha iyi bir ortamda artık, onu söyleyebilirim. Ama hala sevgiye ve ilgiye açlar.

Kızlardan biri elindeki gofreti uzattı bana “Anne, aç” dedi. İlk defa bir çocuk bana anne dedi… Ağlamamam lazım, güçlü olmalıyım. Hangisine sarılacağımı, hangisiyle oun oynayacağımı şaşırmış durumdayım.

Gözüm eşime ilişiyor bir ara. Hani çocuk sevmeyen, sesine bile dayanamayan eşime. Oturmuş yere, kucağında tütü giymiş bir kız çocuğu karşısındaki oğlanla top oynuyor, bir yandan da sırtında tırmanan oğlana soytarılık yapıyor. Yüzünde hüzünlü bir gülümseyiş…

Görevli  neredeyse zorla bizi toparladı. Çocuklar gitmeyelim diye daha çok sarılıyor bacaklarımıza, daha çok çekiştiriyor kollarımızdan.

Biz tam odadan çıkarken, kızlardan biri gelip kadına, anne ben susadım dedi. Uzman, evlerinizi gezicez, gel hem su içersin, hem evi gezdirirsin diye kızı da bizimle beraber odadan çıkardı.

Koridorda karşı çaprazdaki kapıdan girdik.

Koskoca bir salon, bildiğiniz koltuk takımı, yemek odası, tv ünitesi ve plazma televizyon var odada. Görevli bayan anlatıyor, akşamları burada televizyon izliyorlar, yemeklerini burada yiyorlar… susamış kızımıza, salonun bir köşesinde duran 3-4 dolaplı mutfağın dolaplarından birinden aldığımız bardakla, damacanadan koyduğum suyu veriyorum. Damacananın pompasına o basıyor, belli ki bu hoşuna gidiyor; bir bardak daha istiyor eli damacana da.

Suyunu içtikten sonra, elimizden tutup bize odaları gezdiriyor. Küçücük karyoların olduğu bir odaya giriyoruz. Burası benim yatağım diye bir yatağa oturuyor. Yan oda bakıcı annenin odası; gece kalan görevli orada yatıyor. İki de banyo var.

Koridorun bir tarafında oyun odaları, diğer tarafında böyle ev olarak dizayn edilmiş yaşam alanları var. İlk evden çıkınca ikinci oyun odasına giriyoruz. Buradaki çocuklar sanki biraz daha küçük. Çok anladığımdan değil ama 3 yaş gurubu sanırım.

Ve yine aynı tepkiler. Resmen sizi yere deviriyorlar ilgi için. O odada iki çocuk içime dokundu, içimde kaldı. Biri güzeller güzeli bir oğlan, kucağınıza alana kadar kendini paralıyor resmen; kucağınıza alıyorsunuz biranda duruluyor ve size gülümsemeye başlıyor. Adını sordum, söyledi ama anlayamadım; sınıfın görevli öğretmenine sordum. Daha yeniymiş, çocukların ismini ezberleyememiş, zaten kucağımdaki oğlan da özürlüymüş, konuşamıyormuş… Konuşmaya çalışıyordu oysaki, bana kendince birşeyler anlatıyordu. Belki gerekli ilgi alaka olsa… Kucağımdan kayarak indi ve yerden aldığı topla eşime koştu. Küçücük elleriyle, eşimin kucağında potaya top atarken kocaman gülümsüyordu…

Tüm çocuklar tırmanıp, çekiştiriken yanımda bir kız duruyordu; mini minnacık ve sessizce. Sadece eşorfmanımın dizinden o ufak parmakları ile tutmuş, sessizce sıranın kendine gelmesini bekliyordu. O karışılık içinde onu birkaç dakika sonra farkettim. Kucağımdakileri indirip eğilip onu aldım kucağıma. Adı Derin’miş. Kısacık saçları ve hüzünlü gözleri vardı. Elini yanağıma koydu ve gözlerimin içine baktı uzun uzun… (Bunu yazmak bile o kadar zor ki… Ömrümce içimde Derin bir yara olacak…) Öyle sessiz ve öyle tepkisizdi ki, sımsıkı sarıldım, yanaklarından, yanağıma dokunan parmaklarından öptüm. Oyun oynayalım mı dedim, sadece gözlerime baktı, eli hep yanağımdaydı… Gidene kadar bırakamadım kucağımdan… Gidene kadar sadece bana, gözlerime baktı, sadece sarıldım, pışpışladım ben de…

Odadan çıkarken kıyamet koptu. Kapıyı açmamak için direnen kuzucuklar, gitme diye kendini yere atan yavrucuklara rağmen görevli bayan, bu kadar yeter diye bizi odadan çıkardı…

 

Yuvadan Sonra…

Daha binanın kapısından çıkarken çözüldüm. Ağlamak değildi bu… Bu bambaşka birşeydi… 4-5 yaşında adını bile söyleyemeyen bir yavru, sadece gözlerine bakan başka bir yavru, sarılanlar, ağlayanlar, arkamızdan el sallayanlar, anne aç diyen minik kız… Hangi birini unutabilirim, hangi görüntü silinir beynimden…

Tek diyeceğim fırsatınız varsa mutlaka bir yuvanın kapısından girin. Evet, plazma televizyonları, koltuk takımları, cicili bicili elbiseleri var artık onların. Ama en büyük şeyleri hala eksik… Aileleri eksik, sevgi eksik, ilgi eksik…  Rabbim hepsine güzel yazılar yazsın, hepsi mutlu olsun inşallah…

Günlerce bildiğiniz hasta yattım sonrasında.  Konuşmaya başlayınca direk ağlıyordum, başımın ağrısı bir yana, şişmiş gözlerimi açamıyordum bile…

Ve işin kötüsü eşim, görüşmemizde uzmanın söylediklerinden fazlası ile etkilenmiş ve koruyucu ailelik fikrinden uzaklaşmaya başlamıştı. Ben gidip hepsini alıp eve gelmek istiyordum. Hepsini sarmak, hepsinin adını öğrenmek… Eşim de etkilenmişti evet ama daha çok korku yaratmıştı onda. Çünkü bir çocuğu ne kadar çok sevebileceğini anlamıştı ve onu kaybetmeyi göze alamıyordu artık…

Önce bana tedavi olmayı önerdi… Belki başta, ilk zamanlarda söyleseydi kabul ederdim. Ama artık değişmiştim. Yuva, ah o çocuklar… Hayır dedim, ben anne olacağım ama o yolla değil… Ben yuvadaki çocuklardan birini, hangisi olduğu önemli değil, ama onlardan birini, istiyordum.

Yaşı, saçı, gözü hiçbirşey önemli değil.

Bu arada değinmeden edemeyeceğim. Hani bebek olsun, yoksa alışmak zor olur falan diyenler de çıkıyor. Lafım onlara, öyle düşünenlere… 1 aylık değil de 5 yaşında olsun… Evet belki süreç biraz farklı işler, belki ufak tefek zorluklar da yaşanır. Ama can ya, size sevginize muhtaç bir can var. Nasıl sevmezsiniz, nasıl alışmazsınız, nasıl yadırgarsınız. Ve siz ona sevginizi verdiğinizde, buna bu kadar aç bir yavru nasıl kabul etmez sizi…

Hani bana özürlü denen adını söyleyemeyen bir oğlan vardı; öyle bir kızın koruyucu aile yanında, azıcık özenle yaşıtlarını yakaladığı ve okul hayatında hep teşekkür, takdirler aldığını biliyor musunuz? Tek ihtiyaçları sevgi ve ilgi… Nolur bunu unutmayalım…

Kendime dönecek olursam… Evet eşim ne yazık ki kouyucu ailelik fikrinden uzaklaşmıştı. Bir akşam oturduk ve takrar konuşmaya başladık.

“Sana yıkılırım, ölürüm dedim benden alınırsa. Ama o zaman oradaki çocukları görmemiştim. Şimdi diyorum ki, evet üzülürüm, ağlarım, belki zorlanırım ama toparlanırım, yeter ki oaradaki bebeklere bir çare olalım. Ne var yuvada değil de, 3 ay-5 yıl bizimle yaşasın. Aile ortamını, sevilmeyi tatsın. Eğitimine katkı sağlayalım… Yarın bir gün ailesei alsa bile, bizden izler taşır, biz de eğitimine, gelişimine destek olmaya devam ederiz. O istediği sürece yanında oluruz. Olmaz mı?” dedim.

Eşim çok gönüllü olmasa da Ağustosun başında başvurma kararımızı yeniledik. Bu arada başvuru biraz zaman alan bir işlem. Eşimin izni de o döneme denk geldiği için ağustosa erteledik…

Gel gör ki, henüz hazirandaydık ve önümde birçok gün vardı beklemekle geçecek… Bense durmadan, zeka geliştirici oyuncaklar, kitaplar araştırıyordum. Anneler bu yolda yardımcı olan, eğitici dökümanlar okumaya başladım…

Bir yandan ne öğrensem kar diyordum annelikle ilgili, bi yandan da eşimin sessiz kalışını anlamlandırmaya çalışıyordum.

1 YORUM