EVLAT EDİNME HİKAYESİ, YAZI DİZİSİ – BÖLÜM III

0

Aile/Çevre Ne Der?

 

Kararımız artık verilmişti, biz de anne baba olacaktık, ailemiz büyüyecekti. Bu kararı evet eşim ve ben almıştık ve biz uygulayacaktık. Ama o sırada, bu yola çıkan herkesin ilk etapta aklına gelen soru bizim de aklımıza geldi. “Ailelerimiz ve çevremiz ne der?”

Bu yolda ilerleyen aileler bilirler ki, karar aşamasından sonra yaşanan ilk tedirginlik budur.

Evet bu bizim hayatımız, biz yaşayacağız iyisi ve kötüsüyle, kararı da biz vereceğiz. Biz yaşayacağız mutluluğunu da, üzüntüsünü de. Kime ne, değil mi?

Ama öyle değil işte. Kim istemez çocuğunun anneanne, babanne, dede, hala, amca, teyze, dayı, kuzen, yeğenlerle büyümesini…

Herkes için çocuğu kıymetlidir, kimseden hiçbirşeyden zarar görsün istemez, ufacık kırılsın, saçının teli kopsun istemez. Ama ebeveynlik yoluna, toplumda kabul görmüş kuralların biraz dışından girecek olursanız, bu tarz şeylerle karşılaşmanız neredeyse kaçınılmaz. Siz kulağınızı tıkayabilirsiniz, duymamaızlıktan gelebilirsiniz, söylenenleri veya insanları yok sayabilirsiniz. Ama o herşeyden korumak için çabaladığınız yavrunuz sizin kaldırabileceği şeyleri kaldıramayabilir… O daha gelmeden, siz meleğinize kavuşmadan başlar bizim çocuklarımız için çabalarımız. Çevreye, akrabalara, arkadaşlara bunu önceden kabullendirmek isteriz. İsterizki, sorun çıkacaksa şimdi çıksın, ama çocuğumun gözünden yaş akmasın. İsteriz ki, biz nasıl onu öz çocuğumuz gibi (bu öz/üvey ayrımına ayrıca acayip sinir oluyorum ama durumu anlatabilmek adına mecbur kullandım) yavrumuza sahip çıktıysak, kan bağı ile değil, yürek bağı ile birbirimize bağlanmışsak, çevremizdeki herkes de aynı şekilde aramızdaki bağı görsün kabul etsin.

Korkular… Annemden yana aslında korkum yoktu benim. Ama anne-baba ayrı benim. Babam biraz şahsına münhasırdır, onun ne tepki vereceğinden çok emin olamadım. Eşim, anne ve babasının bunu asla dert etmeyeceklerini, benimseyeceklerini söyledi.

Ama mesela eşimin abisinin bir oğlu var, ikincisi yolda. Toruna gerçekten düşkünler. İnsan acaba benim kızıma da aynı şekilde düşkün olacak mı diye düşünmeden edemiyor.

Evet, kararımızı vermiştik ve sıra açıklamaya gelmişti. Ben arkadaş çevreme düşüncelerimden bahsetmeye  başlamıştım aslında. Kesin kararımızı da açıklayınca en azından yüzüme karşı olumsuz bir tepki veren kimseyle karşılaşmadım. Hatta sevinmeleri, destekleyen konuşmaları ile beni daha da cesaretlendirdiklerini bile söyleyebilirim.

Anneme ilk kez, İzmir’e taşınacağımızı söyledikten sonra söyledim. Annem sadece, neden gitmeden önce torunun gelmediğini sorguladı; torununun büyüyüşünü kaçıracak olmaktan yana endişelendi. Yani sanki, anne ben hamileyim demişim gibi tepki verdi. Bunun, gerçekten beni rahatlattığını ve cesaret verdiğini söylememe gerek yok sanırım.

Eşim ketum kelimesinin hayata geçmiş hali olduğu için kayınvalideye söyleme görevi de bana kalmıştı. İlk tepki “Bizim bir komşu vardı, o da evlat edinmişti. Büyüyünce çok sorun yaşadılar, baş edemediler, emin misiniz?” oldu.  “Anne, bizim de bir komşumuz vardı, oğlunu kendi doğurmuş. Ama oğlan çok sorunluydu, hatta kadının üstüne yürüyordu, kaç kere elinden aldık. Ben doğurmuş olsam aynı şekilde bir sorun yaşamayacağımın garantisi var mı?” soruya soruyla karşılık vermiştim. “Ama o senin olacak, sen yetiştireceksin.” Dedi.  “Anne, gelecek çocuk da benim olacak, onu da biz yetiştireceğiz.”

Yok hasta olduğunu öğrenirsek, yok bilmem ne…  Hayatta hiç kimse yüzde yüz sağlıklı bir çocuk doğuracağının garantisini veremez veya çocuğu büyürken herhangi bir sorun ile karşılaşmayacağını söyleyemez. O yüzden aynı riskler elbetteki bizim için de vardı, en doğalı da buydu zaten.

Kayınvalidem ilk duyduğunda verdiği tepkileri ve ardından gelen suskunluğunun ardında “Çok beklemeyin o zaman, hemen yapın başvurunuzu. Biran önce gelsin.” dediğinde kendimi zafer kazanmış gibi hissettim.

Kayınpederime konuyu anlatmayı kayınvalideye bıraktım, babamla da bu konuyu yüzyüze konuşmaya karar verdim. (Bu arada babam bambaşka bir şehirde yaşadığı için, onun öğrenme süreci de geç oldu)

Evet, ilk engelleri neredeyse sorunsuz aşmıştık.

 

2dgm3qe

Yeni Hayat, Eksik Hayat

 

2014 mart ayının başında, yıllardır içinde olduğum çalışma hayatını bırakmış, büyüdüğüm, her adımını bildiğim, anılarımın olduğu şehirden kilometrelerce ötede yepyeni bir şehirde yepyeni bir hayata başlamıştım.

Şehir koşturmacasından uzak, sessiz sakin bir sahil kasabasındaki bir siteye taşınmıştık. Ve ben evde olmanın keyfini çıkarıyordum. Hani emeklilik hayallerinde olur ya, bahçeyenin bir kısmına domates, salatalık, biber falan ektim, diğer bölümüne de güller, papatyalar, zakkumlar… Bu arada daha önce bahsetmedim sanırım, bizim iki de dört ayaklı kızımız var. Yeni ev ve yeni yaşamda kızlarla uzun orman yürüyüşleri yapıp, bahçe işleri ile uğraşarak, yeni şehirde sahil kasabalarını, salaş restoranlarını gezerek zaman geçiriyorduk.

Herşey güzeldi, evde olmaktan sıkılmamış, yeni bilinmedik şehir gözümü korkutmaktan çok uzaklaşmıştı. Alışıyordum bu hayata.

Hatta çoğunlukla gerçekten mutlu olduğumu hissediyordum, doğru bir karar vermiştim. Ama en mutlu anlarımda bile bir eksiklik vardı içimde. Mesela deniz kıyısında bir yerde otururken, ormanda yürüyüş yaparken, bahçemden domates toplarken, ilk açan çiçeğe bakıp gülümserken aklımda hep kızım vardı. Keşke o da, tam şuan burada olsaydı. Bu yemeği beraber yeseydik mesela, beraber baksaydık uçan kuşlara.

İnsanın ağzında acı bir tat gibi en mutlu olması gereken zamanı zehir eden bir şeydi bu eksiklik hissi.

İnsan hiç tanımadığı, görmediği, neye benzediğini bilmediği bir canlıyı özleyebilir mi? Özleyebilirmiş demek ki, hem de aklın almayacağı şekilde özleyip, benimseyerek.

Mart ayının ortalarıydı, dışarıda yağan yağmuru izliyordum; kızım geldiğinde acaba gökgürültüsünden korkacak mı diye düşünerek… Camın karşısındaki koltuktan kalktım, bilgisayarımı açıp birkaç kelime yazıp arama yaptım. Gözlerim ekrandayken elim telefona uzandı ve ekrandaki numarayı çevirdim.

Sinyal sesiyle kalbim yerinden çıkıcak gibi atıyordu. Saat beşbuçuk sularıydı, birinin cevap vereceğinden emin olamadığım için numarayı tam kaydediyordum ki, karşımda bir ses duydum:

“Karşıyaka Çocuk Yuvası, buyrun”

“İyi mesailer. Ben Yuvanızı ziyarete gelmek istiyordum. Ne yapmam gerekiyor?”

“Randevu alacaksınız önce.”

“Sizden alabiliyor muyum?”

“Evet.”

“Alabilir miyim şimdi?”

“Hazirana kadar doluyuz.”

“Haziran için alabilir miyim?”

Adam otomatik bir sesle adımı soyadımı aldı. Sadece haftanın belirli günleri, o da kalabalık gelmemek kaydıyla randevu verdiklerini söyledi. Yuvada sadece 1 saat vakit geçirebilecektim. Gelirken çocuklara birşeyler getirmek istediğimi söyledim. Götürebileceğimi ancak yetkilinin teslim alacağını benim veremeyeceğimi söyledi.

İkibuçuk ay sonrası için, bir saatlik randevumu almıştım. Öyle heyecanlandım ki anlatamam. İkibuçuk ay nasıl geçecekti, zamanı nasıl hızlandıracaktım. Deli gibi gülüyordum kendi kendime, bir yandan da ağlıyordum. Benim kızım belki de şuan oradaydı ve ben belki de onunla o gün tanışacaktım…

 

Çevreye Açıklamaya Devam

Closeup portrait stressed woman covers ears with hands yelling screaming with temper tantrum isolated grey wall background. Negative human emotions, facial expressions, feelings reaction attitude

Günler akıyor ama zaman geçmiyordu. İnsan birşeyleri beklerken, zaman hiç de sizden yana olmuyor, özellikle hayatınızda tek odak noktanız beklediğiniz şey ise…

Yeni hayat yeni insanlar demekti. Yeni insanlarla tanışırken de, sohbetler neredeyse belirli bir sıra izliyordu ve kaçınılmaz soru geliyordu? “Çocuğunuz yok mu?”

Bu soruyu her duyduğumda ilk evlendiğimde oturduğum apartmandaki karşı komşum gelir aklıma. Yaşlı ve son derece suratsız bir teyzeydi. Ne selam alır ne de verirdi; sadece kırkta yılda bir “Bebek var mı, bebek?” diye sorardı. Yok deyince de binbir cıkcıkla kafasını çevirir giderdi.

Yeni komşularım da, o tarzda olmasa da bebek olup olmadığını merak ediyorlardı. Var diyemezdim, hamile gibi yapamazdım ki belki yaşı biraz daha büyük bir kızım olacaktı, üç-beş ay sonra taşınamazdım ki taşınmak bazı şeylere çözüm değil bence. O yüzden, çocuğumu soran herkese aynı cevabı verdim.

“Şuan yok ama umuyorum ki birkaç aya kızım gelecek. Önümüzdeki dönemde koruyucu aileliğe başvuracağız”

Tabi ki bunun peşinden gelen soruyu tahmin edersiniz: “Sizin olmuyor mu?”

Bu kısımda kimseye hesap vermek istemedim, doğruyu söylesem gelecek doktor  listeleri, kocakarı ilaçları, bilmem ne kürleri ile uğraşamazdım. O yüzden olmuyor mu diye sorana “Hiç denemedik; biz bir çocuk istiyoruz, oradaki çocuklar da bir aile. Biz sadece bu yolla aile olmayı seçtik.” Dedim.  Aslında yalan sayılmazdı, gerçekten denememiştik. Bir risk vardı ve ben o riski almak istememiştim.

Kimse kimsenin hayatını yargılama hakkına sahip değil, ama bunu yapmakta nedense çok meraklılar. Susmak çözüm değil, laf dalaşına girmek hiç değil. Kendimce yöntemler geliştirmeye başladım sanırım.

Ooo bu konu uzuyor da uzuyordu. Ama yeni tanıdığım insanlarla bile olsa kızımı konuşmaya, onu anlatmaya başlamış olmam bile sanki beni kızıma bir adım daha yaklaştırmış gibi hissettiriyordu.

Onu daha çok düşünmeye, daha çok konu ile ilgili birşeyler okumaya başladım. Koruyucu aile olan bazı ailelerle iletişime geçtim, dernek başkanlarıyla görüştüm. Öyle çok hikaye vardıki, gözlerim yaşararak dinlediğim. Ah hepsini tek tek anlatmak isterim aslında, en çok sabrınızın sınırlarında dolaştığınız noktalarda belki hatırlar ve sinirlenmek yerine şükredersiniz diye. Ama dinlediklerim onların mahremi bir yerde, aklımdan asla çıkmayacak o hikayeleri susmak daha güzel.

Benim annelik ihtiyacımdan bile çok çok öte, oradaki çocukların bir aileye ihtiyacı vardı. Dinlediğim her hikayede içim acıdı ve daha fazla beklememek adına eşimle de konuştum. Artık başvuralım dayanamıyorum, orada kızımız belki de bizi bekliyor ve boşuna orada kalıyor şuan dedim.

Her gece yatağa girerken, soğuk ranzada, korkarak yatan bir çocuk var dedim; benim kızım orada dedim. Sabah uyandığımda gün doğumu beni mutlu etmiyordu artık, uçan kuşlar kızımın orada kapalı kaldığını yüzüme vuruyordu sanki.

Eşim ağustos ayında birçok şeyin oturacağını ve başvurabileceğimizi söyledi. Bu bile benim için büyük bir zaferdi. Çünkü biliyordum ki baba olmak eşimi içten içe korkutuyordu; üstelik koruyucu ailelik ile ilgili aklında çok fazla soru işareti vardı. Ve benim gözyaşlarıma dayanamadığı için artık neredeyse ne desem kabul ediyordu.

Bu sırada babam geldi. Ona daha önce planlarımızdan bahsetmemiştim, yüzyüze konuşmak için ilk etapta ertelemiştim. Biraz tepkili yaklaşacağını biliyordum ama bunu beklemiyordum.

Geldiği gün, babamla başbaşa iken, son derece normal birşekilde verdiğimiz karardan bahsediyordum ki, birden lafımı kesti:

“Nerden çıktı şimdi bu, saçmalamayın, adamın asabını bozmayın.”

Babam bir hafta bende kaldı, bir hafta boyunca bir daha bu konuyu açmadım. Onunla mücadele etmek istemiyordum. Hamile kalmış olsam aynı tepkiyi verir miydi? Nerden çıktı bu şimdi saçmalamayın diyecek miydi yine bana? Ben de bu yolla anne olacaktım. Yolu yöntemi, hukuki prosedürü ne olursa olsun o benim, benim kızım. O an neler hissettim anlatamam. Herkes için en kıymetlisi nasıl çocuğu ise, benim için de onu daha tanımadan bu böyle. Kimse en ufak şekilde onu incitemez. Bu kişi babam bile olsa…

Kızımın gelişinin tahminen ekim gibi olacağını düşünüyordum. Bu süreçte de, babam eğer kendi konuyu açarsa konuşurdum. Ama açmazsa, torununu götürmeyi planladım. Ne olursa olsun, yüzüne karşı birşeyler demeyeceğini, o kadar katı bir kalbi olmadığını biliyordum. Ama oldu ki, düşüncelerimde hata yaptım; torununu kabul etmediği takdirde beni de kaybedeceğini ona anlatacaktım.

Yeterki kızım gelsin, dedim bir kez daha… O zaman herşey çok daha güzel olacak.

***